İçten içe öfkeli ancak görünürde duygusuzluk maskesi takan, önüne geçemediğimiz gençlerin nasıl da canavarca hislerle masumları katlettiğine; kanayan yaralarımız henüz iyileşmeden içimizde daha derin oyuklar açtığına kaç kez daha şahit olacağız?
Böylesine tüm toplumu derinden etkileyen olayların çabucak unutulduğuna ya da unutulmuş gibi göründüğüne şahit olmak, akla çaresizliğin yarattığı uyuşmuşluğu getiriyor. Geçen haftaki köşe yazımda da sözünü ettiğim üzere bu toplumsal anestezi hali geçici. Nasıl ki ameliyat öncesi uygulanan anestezinin amacı operasyon anındaki acıyı o an için engellemekse, yaşanan acı olaylara karşı gösterilen duyarsızlaşma da zihnimizin bir tür savunma mekanizması... Benliğimizin böylesine yıkıcı bir tehdit karşısında parçalanmadan bütün kalabilmesinin yegâne yolu bu. Ancak kolektif bilinçdışı, toplum hafızasına işlenmiş bu travmaların yarattığı acıyı —eğer biz onları iyileştirmezsek— günü geldiğinde yeniden önümüze getirecek.
Bugün bu köşede esas bahsetmek istediğim şey, yaşanan acı olayları yeniden gündeme taşımaktan ziyade, içten içe tuttuğumuz yası ertelemeden iyileşmenin yollarını aramak. "İyileşmek" elbette büyük bir söz. Hangi kederden hiç yara almadan sıyrılabilir ki insan? Hangi üzüntü üzerimizde derin izler bırakmadan geçip gider? Öyleyse "iyileşmeyi istemek, iyileşmek için adım atmak, iyileşmeyi umut etmek" dersem kendimi daha doğru ifade etmiş olurum.
Anadolu’da bir söz vardır, "İnsan insanın ağusunu alır," der büyüklerimiz. Hepimize şifa verecek en güçlü şeyin yine birbirimize duyduğumuz sevgi ve iyileşme olan inancımız olduğuna inanıyorum. Yaratıcı, tüm evreni birbirine şifa olsun diye sunmuş. İnsanoğlu da doğadan öğrendikleriyle ve elbette güçlü içgüdüleriyle yaşamını sürdürebilmiş. Gelin, hep birlikte hasta bir ayçiçeğinin iyileşme öyküsüne tanıklık edelim.
Ayçiçeği; günebakan, gündöndü, günçiçeği, günetepen, günaşık gibi pek çok güzel isimle anılır. Yüzünü hep güneşe dönen o sevdalı hâlidir şüphesiz ona bu isimleri yakıştıran. Fakat günebakanların pek az bilinen muazzam bir özelliği daha vardır: İçlerinden biri hastalandığında, etrafındaki diğer günebakanlar yüzlerini güneşe değil, enerjiye ihtiyacı olduğunu bildikleri o hasta arkadaşlarına çevirirler. Kendi mevcut enerjileriyle, adeta bir mikoriza ağı gibi, ona iyileştirme gücü aktarırlar; ta ki onun bükülen boynu yeniden dikleşene dek...
Hep birlikte; el ele, kol kola aşacağız üzüntülerimizi... Hiçbir acılı yüreği tek başına bırakmadan kucaklayacağız birbirimizi. İnsana en iyi gelen şeyin ötekinin varlığı olduğunu bilerek, belki de hiçbir teselli cümlesine sığınmadan, sadece yan yana durarak merhem olacağız. Mevlânâ’nın "Yara, ışığın içeri girdiği yerdir" derken işaret ettiği o iyileşme; bireysel bir inziva değil, insanın insanla, kalbin kalple kurduğu o şefkatli temasta gerçekleşen kolektif bir dönüşümdür.