Kırmızı bir karanfil takmıştı ceketinin yakasına. O gün Cumhuriyet balosundaki en göz dolduran kişi olması belli ki heyecanını katlamış ancak mütevazılığı hafif gülümsemesine yansımıştı.

Etrafındakilerin hayran bakışlarından gizlediği utancıyla sarp bir dağ gibi mağrur, durgun bir su gibi sakin tavırları karakterini ortaya koyuyordu. Salonun ortasında yankılanan vals melodileri eşliğinde adımlarını atarken, sadece bir dönemin kıyafetini değil; o masmavi umutları, yeni kurulan bir ülkenin onurlu duruşunu ve özgürlük rüzgârını da omuzlarında taşıyordu. Gözlerindeki ışıltı, yalnızca o gecenin ışıltılı avizelerine değil, yarının aydınlık Türkiye'sine duyulan inanca ayna tutuyordu; çünkü o sabah, tarihin sayfalarına sadece bir balo gecesi değil, erdemle taçlanmış bir milletin uyanışı olarak kazınıyordu.

O zamanlar henüz tomurcuk bir çiçek olan Türkiye Cumhuriyeti'nin, mis kokusunu ve parlak taç yapraklarını dünyaya tam anlamıyla göstermesi için biraz daha zamana ihtiyacı vardı. Evet, 29 Ekim 1923 bir milattı; sancıyla kıvranan Osmanlı, Atatürk gibi ender bir liderin öncülüğünde genç Türkiye Cumhuriyeti'ni dünyaya getirmiş ve tarihî vazifesini geçmişin ulu sayfalarına devretmişti.

Toprağın altının da üstünün de cennet olduğu bu vatan toprağı, nice şehidin kanıyla sulanmıştı. Bir gözü üzüntüden, öteki sevinçten yaşlı bakan ninelerimizin, dedelerimizin o aziz armağanı; işte bu Cumhuriyet karanfiliydi ve biz torunları, onu gururla yakamıza taktık. Atatürk sevgisiyle dolup taşan göğsümüzü kendi çocuklarımıza bıraktık.

O gece düşmanı denize döktüğümüz İzmir'de ilk Cumhuriyet balosu vals eşliğinde kutlanırken, bu büyük coşku yurdun dört bir yanında halayla, horonla, zeybekle taçlanmıştı. Çünkü Cumhuriyetin ilanı; dört başı mağrur bu yurdun insanına insanca muamele görmeyi, eşit haklara sahip olmayı, kim olduğuna bakılmaksızın seçmeyi ve seçilmeyi, ve belki de en önemlisi eğitimde fırsat eşitliğini sağlayarak her çocuğun içindeki o muazzam ihtimale inanmayı armağan etmişti.

İnsana insanca yaşamayı, hiçbir tebaya, tarikata ya da cemaate bağlı kalmadan kendi hür iradesiyle birey olabilmeyi armağan etmişti Cumhuriyet. Ve tüm bunları; Anadolu'nun "Çalıkuşu"ndan esinlenen o kararlı duruşu, ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün dehası ve liderliğiyle zafere ulaştıran bir Kurtuluş mücadelesi sayesinde başarabilmiştik. İstanbul'un konforunu geride bırakıp Anadolu'nun en ücra köşelerine ışık götüren, cehaletle canla başla savaşan fedakâr Cumhuriyet kadınının hikâyesiydi bu. İstiklal Madalyası sahibi gerçek bir Türk kadını, Feride Öğretmen'in timsali olan Hafız Selman İzbeli'nin ve onunla özdeşleşip hem cephe gerisinde hem de Anadolu'nun kara tahta başında ömür çürüten tüm idealist Cumhuriyet öğretmenlerinin destanıydı.

​Şimdi bu meşale, bizlerin elinde gururla parıldıyor. Birbirimize hem bu kadar yakın hem de fersah fersah uzak yaşadığımız şu modern çağda; Cumhuriyet ateşiyle cehaleti söküp atmaya, Anadolu köylerinden şehirlerin beton binalarına sıkışmış bütün çocukların göğsüne o Cumhuriyet karanfilini takmaya and içtik.

Varlığımız Türk varlığına armağan olsun; ne mutlu Türk'üm diyene!