Yağmurlu bir sonbahar gününden selamlar.
Kimine göre kasveti, kimine göre ise huzuru çağrıştıran yağmurlu havaları, insan ruhunun mevsimsel dönencelerine benzetirim. Ruhumuz da tıpkı o karanlık, soluk ve soğuk gökyüzü gibi zaman içinde değişir ve dönüşür. Bu değişim kimileri için baş etmesi zor bir girdapken, kimileri içinse farkında bile olmadan yaşanıp geçen doğal bir süreçtir.
Peki nasıl oluyor da birini yerle bir eden aynı yaşantı, bir başkasını adeta teğet geçebiliyor? Aynı toplumda, aynı kültürde yetişmiş; hatta aynı anne babanın, aynı çatı altında büyüyen çocuklarından biri, içini doldurdukça eğilen bir buğday başağı gibi olgunlaşırken; diğeri nasıl oluyor da bir kuşun gagasında yem olabiliyor?
Bu soruların üzerinde uzun uzun düşünürken cevabı, hayatın bizi yüzleştirdiği acılara tahammül edebilme cesaretinde buldum. Acı veren yaşantıları göğüsleyebilenlerin, o kederin getirdiği yükü sabırla taşıyabilenlerin değişip kendi varlığını yüceltebildiğini gördüm. Sabretmenin, öylece durup beklenen pasif bir kabulleniş olmadığını; aksine gayretle harmanlandığında insanı selamete çıkaran aktif bir süreç olduğunu kavradığımdan beri, asıl dönüşümün başladığını hissettim.
Her insanın hayatını bir parmak izi gibi eşsiz kılan şeyin olayları yorumlama biçimi olduğu söylenir. Ancak insanı ötekinden ayıran esas unsurun; kendi gerçeğiyle yüzleşebilme biçiminde, yani kısaca kendine tahammül edebilme cesaretinde saklı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Şimdi etrafınızdaki insanları düşünün lütfen... Görece daha mutlu, huzurlu ve ruhsal olarak sağlıklı olduğunu fark ettiğiniz kişilerin; mutsuz, huzursuz, kavgacı ve yalnız olanlardan ayrıldığı ana nokta tam da burada, yani kendi gerçeğini görebilme cesaretinde yatıyor. Sürekli başkalarıyla uğraşan, dedikodu yapan, her şeyden şikayet eden ve yüzü gülmeyen insanların sergilediği bu tavırlar, aslında kendi içsel dinamiklerindeki sarsıntının dışa vurumundan başka bir şey değildir. Kendini görme cesareti gösteremeyenler, varlıklarını ötekinin üzerine sıvadıkları çamurla hafifletmeye çalışsalar da içlerindeki o huzursuz hayaletler susmayan bir uğultuyla fısıldamaya devam eder.
Kendi gerçeğine tahammül edebilmek; yenilgilerini kabullenmeyi, zayıflıklarıyla yüzleşmeyi, eksikliklerini görüp onların üzerine korkusuzca gidebilmeyi ve reddedilmeyi sineye çekip her defasında yeniden ayağa kalkabilmeyi gerektirir. Tüm bunlar ise ancak güçlü bir içgörü ve kendi içine bakabilme cesaretiyle mümkündür. İnsanın kusurlu, zayıf ve eksik yönlerini görüp daha iyisini inşa etme gayretiyle harekete geçebilmesi; tıpkı değişen mevsimler gibi yaşamın da sürekli bir dönüşüm içinde olduğu gerçeğini kabullenmesini sağlar. İnsanı ham bir varlık olmaktan çıkarıp yetkin kılan, tam da bu yüzleşmenin kendisidir. Nitekim kendi karanlığıyla barışabilen insan, yaşamın fırtınalarında savrulmak yerine kendi köklerine tutunmayı başarır.