Eskilerden kalan, bugün bile dinlemeye ve izlemeye doyamadığımız şarkılar, türküler, filmler, tiyatrolar ve komediler...
Dünden bugüne aktarılan o tanıdık duygular ve aşina hisler, bugün de içimizi kıpırdatmaya devam ediyor. Geçmişten günümüze ulaşan ve hâlâ bıkmadan izleyip dinlediğimiz her eser, dünden bugüne taşınan o samimi duyguların eşliğinde içimizi ısıtmaya ve aynı arzuyla talep görmeye devam ediyor. Yıllar geçse de bıkmadan dinlediğimiz şarkılar ve izlediğimiz filmler, dünden bugüne aktarılan o tanıdık hislerle içimizi hâlâ kıpır kıpır ediyor.
Dünün tanıklığıyla bugüne eşlik etmek; insanı bütünleyen, tamamlayan ve çoğaltan bir deneyimdir. Tarkan’ı, Michael Jackson’ı, Tarık Akan’ı ya da Haldun Dormen’i düşünelim... Fotoğraflarıyla anı ölümsüzleştirip baktığı her yeri büyüleyen Ara Güler’i hatırlayalım. Onun kareleriyle bugüne kurulan köprü, insanı sadece geçmişe hapsetmez; dün ile bugünü harmanlayarak ‘şimdi’de var eder. Toroslar’da gözleme pişiren kadınlar, Akdeniz'e uzanan bir tepeyi fotoğrafladığı andaki gibi. Ara Güler’in vizöründen süzülen her an, dünü bugüne taşır. Ve işte böylece, kökleri yere çok daha sağlam basan bir nesil yeşerir.
Doğup büyüdüğümüz evleri, mahalleleri ve sokakları düşünelim...
Yıllar sonra gidip başında soluklandığımız, çocukken kana kana su içtiğimiz o çeşme başı bugün bize ne hissettiriyor? Dünün duygularını bugüne taşıyan o çeşmeler, insanın varlık duraklarıdır. Kaybolmaktan, savrulmaktan ve zamanın içinde yutulmaktan kurtulduğumuz ruhsal birer sabit; var oluşumuzun somut birer kanıtı.
Esas varmak istediğim düne bir özlem değil; dünle bugünü birleştirip insanın değişen, dönüşen halini aynı duygularda buluşturan bir ruhsal süreklilik arayışıdır. Mekânlar değişir, biz değişiriz; ama o çeşmenin soğuk suyunu hatırlatan duygu zamansız bir bağ kurar. Aynı duygular zamanı ölçüp biçen bir terzi gibi dünü bugüne teğeller. İnsan ruhuna provasız giydirilen bu kıyafet tümgüçlülük (psikolojik devamlılık) için biçilmiş kaftandır.
Nihayetinde ruhsal bütünlük, eskinin aşinalığını yeninin çiğliğiyle birleştiren insanın ruhsal olarak kendi evine döndüğü bir mekandır. Değişen, dönüşen yanlarını yeni olana açarak dünkü çocuksu haliyle bugünkü yetişkin halini ayrıştırmadan el ele tutuşturabilmek insanı içindeki o ruhsal kopuşlardan koruyan en gerçek sığınaktır.
Öyleyse içsel dinamiklerimizi birbirine bağlayan ne varsa —resimde, şarkıda, türküde, tiyatroda ya da bir sergide— kıymetini bilmek gerek. İnsanın bam teline dokunan sanatı ve sanatçıyı yaşatan bir anlayış, ruhsal iyilik hali için de vazgeçilmezdir. Bir aşçının elinden çıkan tanıdık bir yemeğin kokusu ya da bir ressamın tablosundaki tek bir fırça darbesi... Tüm bunlar, insanı içten içe dünden bugüne bağlayan görünmez birer ilmiktir.