Değer; insanı derisiyle, kemiğiyle büsbütün bir canlıya dönüştüren ve adeta yaşama tutunması için tüm varlığını bir arada tutan tutkal görevi üstlenir.
Onun bu özelliği, insanı insan yapan tüm meziyetlere bir konak olur; içinde barındığı, sıcaklığıyla avunduğu steril bir yaşam alanı sunar. İnsan hangi yaşında olursa olsun, sahici bir değer görmek, yaşadığı yeri onun koşullarından bağımsız olarak algılamasına sebebiyet verir. Bu elbette bakımverenin bebeğe sunduğu algıyla şekillenen ve onun ruhuna oya gibi işlenen bir etki bırakır. Öyle ki 'değer' denilen, insanın kendini yaşama iliştirmekle ilgili hissettiği bu algı; dönüp dolaşıp yine ebeveynin bebeğe gösterdiği aksin bir aynası olur.
Betimlemesi zor, soyut bir olgu olsa da kendini değerli hisseden bir insanla değersizlik hissine hapsolmuş birini ayırmak pek de güç değildir. Değersizlik algısı derinleştikçe, onun yarattığı o ağır suçluluk duygusuyla baş etme mücadelesi de bir o kadar çetrefilli hale gelir.
Alkollü zihinlerde algısını körleştiren, bununla da yetinmeyip 'değerli' arkadaşlar edinip 'değerli maddelerin' sahte dünyasına sığınan; bedeninin tükenmişlik çırpınışlarını yok sayıp işten işe koşan; zenginliği bir değer göstergesi sanıp 'online kumar' masalarında kazandığını zannederken kaybettikçe kaybeden... Ama ne yaparsa yapsın, ruhundaki o ağır yaraları bir türlü sarmayı başaramayan insanlara mutlaka rastlamışsınızdır.
Gabor Maté’ye göre öz-değer (self-worth) eksikliği ve öz-değersizlik hissi, bağımlılığın gelişmesindeki en temel çekirdek dinamiklerden biridir. Çocukluk döneminde duygusal ihmale uğrayan, koşullu sevgiyle büyüyen veya travma yaşayan bireyler zihinsel olarak şu bilinçdışı mesajı alırlar:
"Eğer olduğum halimle kabul görmüyorsam, demek ki özümde bir kusur var ve ben yetersizim/değersizim." İnsan çoğu zaman değersizlik ızdırabını dindirmek için kendine yanlış bir kıble seçer. Acısını körleştirecek maddelere başını yaslar; halbuki bu durum içine çekildiği boşluğu daha da derinleştirir.
Bu kök değersizlik hissi, yetişkinlikte kişinin içinde devasa bir içsel boşluk ve acı yaratır. Kişi kendi değerini hissetmediği için, bu boşluğu dolduracak ve kendine geçici bir "değer" veya "rahatlama" katacak dışsal kaynaklara (madde, alkol, kumar, aşırı çalışma, onay arayışı vb.) sığınır. Bağımlılık yapan madde ya da davranış kısa bir süreliğine de olsa o derin yetersizlik ve değersizlik hissini örtmeye yarayan 'sahte bir iyi oluş yanılsaması' sağlar.
Psikoterapinin esaslı marifeti, insanı kaybettiği özüyle barıştıran içsel bir idrak sunmasıdır. Yaşanan ızdırabı hafifletmenin en etkili yolu; terapistin merhametli bakışında biçimlenen o 'kusurlu benlik imgesini', 'değerli bir benlik imgesine' dönüştürmekte saklıdır. Nitekim insanın acılarından kurtulmak uğruna sığındığı o yanlış kıblelerden yüzünü çevirmesi, ancak terapistin sunduğu bu koşulsuz eşlikçilikle mümkün hale gelir.