Bazen takvimlerin söylediği rakam ile ruhun durduğu tepe arasında koca bir vadi uzanır. Okuduğumuz satırlara dalmak, o deryada yüzmek, kendi içsel yolculuğumuzda her zaman iyi bir eşlikçi olur. Zira insan; yeni bir kitaba başladığında, onun satırlarında yolunu kaybettiğinde aslında yeni bir "ben" bulur.

​Çünkü her farklı yaşantıda, her yenilgide ve her zaferde insan kendinin daha önce hiç tanımadığı bir yüzüyle karşılaşır. Getirdiği duyguların eskilerden bir aşinalığı olsa da bugünün yüzleştirdikleri her zaman bambaşkadır.

Dağınık bir zihnin ne yöne gideceğini bilmeyen savurganlığı, terbiye edilmeyi bekleyen bir yılkı atı gibi dağ bayır koşturur. Hangi yönden gideceğini bulması yıllarını alsa da koşmak, durmaktan yeğdir. Ancak bazen atlar da yorulur; yön bilmek, yön bulmak ve hedefe koşmak, durup bir soluklanmanın ardındaki o dingin kararlılığı gerektirir.

Bazen savrulduğu, kaybolduğu yerde kalmalı mı insan? Ne yöne gideceğini bulabilmek için durup dinlenmeli, soluklanmalı belki de... Zamanla değişen ne varsa insanın takviminde de o yazar; her gün başka bir şey yazar. Öyleyse dinlenmeli; içten içe savrulan ne varsa, durup onu dinlemeli.

​Sürekli bir meşguliyet, bitmeyen bir koşturmaca... Durmayı bilmeyenler için bu telaş ne söyler? Neden durmak bu kadar korkutur kimilerini; neden bazılarımız o yılkı atı olmaktan bir türlü vazgeçemez?

Kendini, iç sesini duymaktan korktuğu için mi, başkalarına cömertçe sunduğu tahammülü kendine yakıştıramadığından mı, yoksa benliğe biçilen değerin ölçüsünden mi bilinmez; bazıları içlerinde tepinen o vahşi atı bir türlü dizginleyemez. İnsanın oradan oraya savrulan bu tarafını ne ikna edebilir?

Kendine kucak dolusu çiçek gönderene rastladın mı hiç; kendine bir çay ısmarlayanı, kendini gezmeye çıkaranı, güya kendi mutlu, eğlenceli, başarılı ve zengin hallerini pazara çıkaranı... Tek başına keyif aldığın şeyleri yapmaktan çok başka bir şey bu: Kendi sevicilik, bir nevi öz-teşhir. Güya başkasına iyi görünmek, ötekinin değer çarkına girebilmek için girilen fazladan bir koşturmaca.

​İşte kendi içsel değer algısı ile ötekinin gözündeki değer algısını dengede tutabilenler, evcilleşebilen yılkı atlarıdır. Ne içindekini zaptedebilen ne de ötekinin gözündeki değerden vazgeçebilenler ise o vahşi, evcilleştirilemeyen yılkı atlarıdır.

​Çünkü sahici bir öz-değer, dışarıya sergilenen bir gösteri değil; insanın kendi varlığıyla baş başa kaldığı o sessiz anda, kimsenin onayına ihtiyaç duymadan tutunabildiği o içsel omurgadır. Yılkı atı ancak ötekinin alkışına esir olmadığını, kendi bozkırında zaten tam ve değerli olduğunu hissettiğinde dizginlenir; koşmayı bir kaçış değil, bir özgürlük biçimi olarak yaşamayı işte o zaman öğrenir.