Ne ektinse gönül bahçesine bil ki dil tohumdur.

Kiminde ayrık otu bitirir, kiminde buğday başağı. Ekmeğin ve aşın müjdecisi buğday rüzgârları koynuna getirir, asırlarca zahmetsizce büyürken bolluk ve bereket getirir. Toplumsal bilinçte buğday yaşamın özü, emeğin kutsallığı, doğurganlık ve şükür olarak adlandırılır ve saygı görür. Ya ayrık otu? Koparıp atsan da usanmadan yeniden yeşerip çıkan o istilacı ot... Söz de böyledir; ya kulağına çalınır, bir ninenin öğüdü gibi asırlarca yol yapar, yol bulur, köklenir ve ata tohumu bir buğday gibi ululanır. Ya da ayrık otu misali, söküp atmaya çalışsan da içten içe bağını, bahçeni kurutur.

​Bu yüzden dil yalnızca konuşmaz; dil, tohum atar.

Dil tohumsa, içimize serpilen o tohumun nasıl beslenip büyüyeceği insanın kendi kabiliyetinde midir; yoksa iyi bir dil iyi insan, kötü bir dil kötü insan mı yaratır? Öyleyse düşünmek, insan işi değil midir?

Kimi insan kötü bir dille büyür doğduğu evde; içine ekilen o tohum, bedenine mühürlenir. Çocukken tanık olduğun ve bedeninde duyumladığın ne kadar acı varsa, yaşam boyu benzer duyguları çağrıştıran her olayda aynı duygular katarsisle yeniden bedenine döner. Kısaca aynı tohumun yeşerttiği duygular hiçbir yere kaybolmaz; ta ki o duyguları yeniden işleyip anlamını bedende kaybedene (özgürleştirene) dek.

Şiddetli yaşantılara tanık olan çocuklar, bunun hesabını kendi bedenine ödetir. Güvenli bir yuva, sıcak bir kucakla sarılmak istese de içine ekilen tohumun yeşerttiği ayrık otları, onu, kusurlu olanın kendisi olduğuna dair yanlış bir inanışa mecbur eder. Oysaki her çocuk ilgi ve sevgiyle, başak tarlası gibi sarı bir buğdaya dönmeli zamanla. Ancak evin kara duvarlarının şahit olduğu nice acılara katlanmak zorunda kalır; nefesini alsa ölecek, nefesini tutsa ölecek canım çocuklar...

​Yaşarken öldürmeyin çocukları; kalplerine kara tohumlar ekmeyin!

İnsanın iyiliğinin de kötülüğünün de kendi elinden olduğunu bilecek kadar yaşadımsa da bilinçdışı arzuların yönettiği kontrolsüz bir parçası da yok mudur? Psikoterapinin esaslı konusudur kendine rağmen hayatında tuttuğun ayrık otları. Bunlardan kurtulmaya yetecek içgörüyü kazanmak ayrık otlarının kökünü kurutmakla mümkündür.

İnsan, bilinçdışının o karanlık ve korunaklı dehlizlerinde, kendine zarar veren o istilacı otları büyütürken aslında tanıdık bir acının güvenliğine sığınır. Bilinçli zihin iyiliği ve özgürleşmeyi isterken, kontrolsüz parça çocukken hayatta kalmasını sağlayan o eski, kederli dili aramaya devam eder. Bu yüzden içgörüden evvel kabul gerekir. Acının gerçek sahipleriyle (o evin kara duvarlarıyla) zihinsel bağları koparmak gerekir.

Nihayetinde iyileşmek sabırla ve şefkatle büyütülmüş sarı başak tarlaları ekmektir.