Toprağın bağrına saçtığın her tohumun kaderi müthiş bir mucizeyle değişir.
Kurumuş minicik bir tohum bile zamanla koca selvilere dönüşür. Toprağın sunduğu bu eşsiz armağanı dostun uzattığı sıcak bir el gibi sahiplenivermek gerekir.
Biraz kulak verirsen eğer her canlı kendi bildiği dilden anlatır derdini. İşte o gün yeniden anlarsın konuştuğunu duyar çiçekler, güneş nereye gitse yüzünü oraya döner günaşıklar.
İçinde bulunduğumuz evrende her canlının derdi ömrü yettiğince yaşamaksa peki biz insanlar neden daha iyi bir yaşam sunmuyoruz kendimize? Başkaları üzerinden emeller kurarak değil kendi öz benliğimizi değiştirip dönüştürerek gerçek mutluluğa erişebiliriz.
Nasıl ki doğa müthiş bir döngüyle evrilerek derin bir uykuya dalar, sonra yeniden nasıl ki her canlının sabahına güneş doğarsa duygular da insan bedeninden gelir, geçer ve gider. Her duygu sonsuza dek bedenimize hapsolmaz, duyguları bedende yaşatan ısrarcı tercihlerimizdir. Her kayıp veda için yas tutmayı gerektirse de dünü hala bugünmüş gibi yaşamak bilinçdışında mutlu olmayı haketmemişlik inancından kaynaklanıyor olabilir mi?
'Sabırla Koruk Helva Olur, Dut Yaprağı Atlas' demişler.
Sabretmeyi bilirsen ham koruğa, bir sabah koşarak gittiğinde yeniden ermişini bulursun salkımın içinden, ipek böceği mesela tutundu mu yaprağa Atlas gibi ipek kumaşı döşemez mi önüne? Evrendeki tüm canlılar büyük bir gayretle tutunurken yaşama insanın cana kıyması, pes etmesi olmaz.
Terapi odası, sebaat etmesini bilen için çocuklukta yok saydığı iç sesini ona duyuran meditatif bir ortam sunar. Terapiye çocuk benliğinin elinden tutarak gelen danışan, yetişkin benliğini keşfederek buradan ayrılır. Bu ortam susturulan duyumların katarsis yoluyla bedene çağrıldığı ve işlendiği yeniden doğuşun temsilidir. Burası da güvenlidir, burası da sıcaktır, burası da benzersizdir tıpkı toprak gibi tıpkı anne kucağı gibi.