Başlarda vadedilen o gül bahçesi, ilerleyen yıllarda dikenli bir çalıya dönüşebilir. Nasıl ki gülün de bir mevsimi varsa; zamanı geldiğinde alı, beyazı ve moruyla tomurcuklanıp açıyor, kışa doğru ise yerini dikenli dallara bırakıyorsa, ilişkiler de böyledir. Çiftler bilir ki, kışı yaşamadan yaza kavuşmak imkansızdır. Tıpkı bir gül ağacı gibi ilişkilerin de bir döngüsü vardır; onlar da canlıdır ve sürekli bir bakım ister. İlişkiyi beslemek, gerektiğinde tazelenmesini istediğimiz yönlerini budamak gerekir. Nasıl ki taze dallardan gelen yeni filizler gül ağacına can veriyorsa, ilişkideki yıpratıcı davranış örüntülerini sonlandırmak da yeni ve sağlıklı başlangıçlara yer açacaktır.
Evliliklerde yapılan en büyük hatalardan biri, çiftlerin birbirine beslediği olumlu duyguların zamanla yerini olumsuzluklara bırakması ve ilişkinin bir ev arkadaşlığına evrilmesidir. Anne-babalık rollerinin baskın hale gelmesi ve mesleki yoğunlukların artması, eşlerin eril ve dişil yönlerini bastırmalarına; sadece evin ve çocukların sorumluluğunu üstlenen bir döngüde sıkışıp kalmalarına neden olur. Yatakların ayrılması, sevgililik rolünden uzaklaşılması ve flörtün son bulması evlilikteki mesafeleri artırırken, evdeki tüm iletişim çoğunlukla bir 'anne-çocuk' ilişkisine dönüşür. Kısacası ilişkinin dinamiği bozularak, eşlerin birbirine duyduğu şehvet yerini —tıpkı bakım veren ve çocuk ilişkisinde olduğu gibi— sadece şefkate bırakır.
Peki ne yapmak gerekir?
Canlı olan her ne ise onu beslemek ve ona bakım vermek gerekir. İlişkiler de canlıdır ve onun besini, çiftlerin birbirine karşı hissettikleri romantik duyguların güçlendirilmesidir. Buna yatırım yapılmayan bir ilişkide tüm yaşamın sıradanlaşması ne kadar muhtemelse, çiftlerin birbirine jestler yapmaları, ufak yaşantıları keyifli hale getirmeleri olumlu yönde birlikteliği geliştirip güzelleştirebilir. Yaşanan sorunların o günkü şartlarda ele alınması genellemeden ve yok saymadan sorunun karşılıklı açıkça ele alınabilmesi sadece o günü kurtarmaz yarına da iyi bir temel atmış olur.
Çiftlerin birbirini kutsallaştırmadan ya da şeytanlaştırmadan, sadece birer 'insan' olarak görerek sevmesi, yaşanan sorunların akılcı bir şekilde ele alınmasını sağlar. Çatışmanın insan doğasının kaçınılmaz bir parçası olduğunu kabul etmek ve farklılıkları birer zenginlik olarak görerek ruhu beslemek gerekir. Nasıl ki hiçbir sorun dünyanın sonunu getirmiyorsa, hiçbir çözüm de her derde deva olmayabilir; hatta bazen bazı sorunlara hiç çözüm bulunamayabilir. Böyle durumlarda belirsizliğe ve sorunlara tahammül etme kapasitemizi artırmak, yaşamın sunduğu güzelliklerin yanı sıra zorluklarını da kucaklamamızı sağlar. Bu kabul, olgunlaşma sürecimizde insan olma becerimizi perçinleyen güçlü bir kamçıya dönüşebilir.





