Evde karı koca ilişkisi ne kadar sağlamsa çocuk da o kadar rahat nefes alır
Evde karı koca ilişkisi ne kadar sağlamsa çocuk da o kadar rahat nefes alır
İçeriği Görüntüle

Yüzümüzü nereye dönersek dönelim kaybolmayan, ne kadar kovsak da zihnimizin en kuytu köşesinden gitmeyen bir rahatsızlık hali bu. Nicedir bu ağırlıkla yürüyor, bu uğultuyla uyuyup uyanıyoruz.

​Ancak bu kolektif cinnet halini ve faillerin sergilediği sapkın davranışları sırf bir "hastalık" olarak tarif etmek, meseleyi fazla basite indirgemek olur. İnsanların çıldırmışlığını medikal bir kılıfla açıklamak, kötülüğün üzerini örten tehlikeli bir kolaycılıktır.

​Çünkü hastalık insanı doğuştan ya da özden kötü yapmaz; aksine hastalık, doğru teşhis ve tedaviyle iyiye doğru evrilebilen, iyileştirilebilir bir süreçtir. Oysa kötülük için aynısını söyleyebilir miyiz?

​Toplum olarak zihnimizi berraklaştırmak adına, failini anlamakta zorlandığımız her vahşeti kestirmeden "psikopat" etiketiyle paketleyip kenara kaldırma eğilimindeyiz. Ancak bu kadar basit bir tarif, ne faillerin sorumluluğunu hafifletmeli ne de kötülüğün sosyolojik ve psikolojik köklerini gözden kaçırmamıza neden olmalı. Sapkınlığı sadece bireysel bir sapma ya da teşhisi konmuş bir delilik saymak, bizi asıl tehlikeye karşı körleştiriyor.

​Bir yanda bu toplumsal sapkınlıklara duyduğumuz haklı öfke katlanarak büyürken, diğer yanda içten içe benliğimizi sarıp sarmalayan o derin kaygıyı yönetmekte hep birlikte zorlanıyoruz. Şiddetin sıradanlaştığı, kötülüğün bir "hastalık bahanesiyle" normalize edilmeye çalışıldığı bir iklimde; öfkeyi adalete, kaygıyı ise kolektif bir iyileşme iradesine dönüştürmek zorundayız.

​Aksi takdirde, kulağımızın dibinde vızıldayan o kara sinek, sadece huzurumuzu değil, insani yetilerimizi de yavaş yavaş kemirmeye devam edecek.

Medyanın herkesin cebine aynı anda düşen o yıkıcı hızı, kötü haberleri adeta bulaşıcı bir salgın gibi zihnimize taşıyor. Ne var ki acının bu denli hızlı yayılması, toplumda derin infiallere ve ardı arkası kesilmeyen bir yas haline yol açıyor; idrak etmesi zor vahşetleri sindirmemizi imkansızlaştırıyor. Oysa insan ruhunun, yaşanan acıların yıkıcılığına dayanabilmek için sığındığı en kadim hayatta kalma mekanizması ruhsal bir anestezidir. Bu hissizleşme hali bir tür koruma kalkanı gibi görünse de, bizi asıl insan kılan duyarlılıktan yavaş yavaş uzaklaştırıyor.

Şimdilerde toplum olarak çoğumuzun omuzlarında taşıdığı o derin çaresizlik ile zihnimizde durmaksızın vızıldayan kara sineklerle yaşamanın imkânsızlaştığı anlarda, ruhumuz kaçınılmaz bir sığınak arıyor. Yaşananları görmezden gelmek, acının sesini bastırmak ya da olanlar karşısında hissizleşmek; tahammülü imkânsız görünen o hakikatle baş etmenin bilinçdışı hayatta kalma yolu gibi görünüyor.

Zor olanın gerçek acıyı hissetmek olduğu şu günlerde; birbirimize sarılarak, dokunarak insan olduğumuzu hatırlatan gerçek ilişkilere sığınmanın şifalandırıcı gücüne inanmak, toplumsal vicdanı yitirmediğimiz, insana ve hayata yeniden tutunabildiğimiz ender bahçelerden biri olarak kalmaya devam edecek.