Tıpkı trafikte yanımızdan geçen bir ambulansın yükselen sirenine önce korku ve kaygıyla tepki verip, ses uzaklaştıkça duyarlılığımızı yitirmemiz gibi; her acıyı çabucak unutup gidiyoruz. Canı yanan yandığıyla kalırken, şiddetin mahallesine uğramayanlarımız günlük hayatlarına hiçbir şey olmamış gibi devam ediyor.
Bu "bananecilik" anlayışı, bu derin duyarsızlaşma hâli, içinde bulunduğumuz çağın en tehlikeli hastalığı değil de nedir? Bedenimize zerk edilen anestezinin hislerimizi uyuşturması ve etkisi geçtiğinde arkasında bıraktığı o büyük yıkım gibi; toplumca sergilediğimiz bu tepkisizlik de her geçen gün derinleşiyor. Sonunda ise geriye, sadece birbirimizin gözlerinin içine bakarak şaşkınlıkla sorduğumuz tek bir soru kalıyor: "Bize ne oldu böyle?"
Başkasının acısına ortak olmayan, onun derdini derdine katmayan, mahalledeki aç insanı doyurmadan sofraya oturmayan ortak duyguları ne ara yitirdik? Bu sanki kendi bedenine, zihnine, çevredeki dünyaya, insanlara bir yabancıymış gibi bakma durumu, sanki bir tiyatro ya da film sahnesinden bir kesit izliyormuş gibi hissettiren durum zihnimizin, ruhumuzun kendini korumak için oynadığı bir oyun mu?
Belki de bu hâl, sadece bireysel bir vicdan aşınması değildir. Psikolojide disosiasyon (ayrışma) olarak adlandırılan; zihnin her şeyi bir rüya, bir sis perdesi ya da bir film karesi gibi algılaması durumunun toplumsal bir yansımasıdır belki de... Zihnin aşırı stres, ağır travma ve tükenmişlik anlarında kendini korumak için algıyı gerçeklikten kısa süreliğine koparması gibi, toplum da felç edici bir savunma mekanizması geliştiriyor.
Son yıllarda ardı arkası kesilmeyen depremler, seller, okul saldırıları ve terör eylemleriyle sınanan kolektif hafızamız, maruz kaldığı bu ağır yükü taşıyamadığı için çareyi bir tür "toplumsal disosiasyonda" arıyor olabilir mi? Ne var ki zihnin felaketler karşısında hayatta kalmak için sığındığı bu koruyucu kabuk, zamanla bizi birbirimizin acısına teğet geçen, felaketleri bir ekran izleyicisi soğukkanlılığıyla seyreden yabancılara dönüştürüyor. Korunmak için ördüğümüz o duvarlar, en nihayetinde bizi kendi insanlığımıza da yabancılaştırıyor.
Peki şimdi ne yapacağız? Acı, tatlı duygularımızı tehdit gibi algılamadan yeniden deneyimlemeyi nasıl öğreneceğiz? Kısaca insanlığımızı uyuşmuşluktan nasıl geri alacağız? Bu ruhsal bölünmeden, duygularımıza yabancılaşan benliğimizi nasıl çekip çıkaracağız?
Savunma mekanizmalarımızın ardına saklanmayı bırakıp acıya temas edebilme cesareti gösterdiğimizde sadece başkasının yarasını değil, kendi insanlığımızı da şifalandırmaya başlayacağız. Çünkü hissetmek ne kadar sancılı olursa olsun hayatta olduğumuzu bize duyuran en gerçek kanıt.
Şimdi, yarınlarımıza yaralı değil, güçlü ve şifalı bir duygusal miras bırakabilmek için el ele tutuşma zamanı... Ayrışmadan, farklılıklarımızı birer zenginlik bilerek; ülkece yaşadığımız her acının ve sorunun sorumluluğunu kendi payımıza düşen hisseden alıp harekete geçme zamanı. O eski birliktelik ruhunu yeniden uyandırmak, çocuklarımıza daha güzel bir yarın bırakabilmek adına tek bir duyguda birleşip kararlılıkla masaya vuruyoruz:
Hâlâ buradayız, hâlâ hissediyoruz ve birlikte iyileşeceğiz.




