Bir zamanlar birinin gözünde bir damla yaş gördüğümüzde içimiz sızlardı.
Şimdi bir felaket haberi görüyoruz, altına bir de kalp emojisi bırakıp yolumuza devam ediyoruz.
Parmağımız ekranda yukarı kayıyor.
Bir insan kırılıyor, biz bana ne! diyoruz.
Bir sel oluyor, bir yangın oluyor, bir hayat sönüyor…
Biz sadece izliyoruz.
Biri darda kalıyor…
Biz yorum yapıyoruz.
Birinin hayatı dağılıyor…
Biz analiz yapıyoruz.
Sanki herkesin içinde küçük bir yorumcu var.
Garip bir çağdayız.
Bilgiye hiç olmadığı kadar yakınız…
Ama kalbe de hiç olmadığı kadar uzağız.
Eskiden acılar paylaşılırdı, şimdi tüketiliyor.
En acısı…
Eskiden vicdan diye bir şey vardı.
Şimdi bir seçenek haline geldi.
Eskiden insan, insana değince çoğalırdı.
Şimdi insan, insana bakmadan geçiyor.
Artık üzülürken bile ölçülüyüz.
Biraz üzüleyim ama moralim de bozulmasın!
Empati kurayım ama bana dokunmasın!
Garip bir çağdayız.
Duygularımız var, ama kullanma kılavuzunu çoktan kaybetmişiz.
Gülüyoruz…
Ama çoğu zaman yanlış yere.
Artık olayları yaşamıyoruz, tüketiyoruz.
Her gün biraz daha az şaşırıyoruz.
Her gün biraz daha az üzülüyoruz.
Her gün biraz daha az insan oluyoruz.
Bunu da fark etmiyoruz bile.
Peki bize ne oldu?
Dünya hep zordu.
Değişmesine değişti...
ama biz de kendimizi fazla koruduk.
Kırılmamak için uzaklaştık.
Yorulmamak için hissetmedik.
Üzülmemek için görmezden geldik.
Çünkü duyarsızlık bulaşıcıdır.
İşin gerçeği dış dünyaya duyarsızlaştıkça, kendi iç dünyamıza da yabancılaştık.
Aslında kaybettiğimiz şeyin adı duyarsızlık sanmayın.
İnsanlık!
İnsan hissettiği kadar vardır.
Acı bile hissediliyorsa orada hâlâ hayat vardır.
Aslında endişe edilecek şey, artık hiçbir şeye üzülmemektir.
Kalbimiz sadece atıyorsa yaşatır, ama hissediyorsa insan yapar.




