Kiminin düsturu acıya yenilip hayata kahretmek olurken kimininki o acıyla müthiş bir dönüşüme uğrayıp yine de yaşamayı seçmek oluyor. Hissettiği acıyla nasıl birine dönüşeceğini seçmek, meçhul bir kadere boyun eğmek değil; aksine bilinçli seçimlerle o kaderi kendi iradesiyle şekillendirmektir. Kimi yaşadığı her ana şikayet ederek seçtiği kederde boğulurken, kimi de acılarını uçsuz bucaksız bir denize dönüştürüp o dalgaların üzerinde sörf yapıyor. Demek ki nasıl bir yaşam süreceğimiz, tercihlerimizle bizi biz yapan eylemlere dönüşüyor.

Zihin insana armağan edilmiş öylesine sonsuz bir kaynaktır ki, onu nasıl kullanıp geliştireceği insanın bireysel çabasıyla ortaya çıkar. İnsanın kendi yaşamı üzerinde hüküm kurması elbette çocukluk yaşantısında tanık olduğu anne babasının hayat tarzı üzerine kuruludur. Daha da önemlisi ebeveynlerin çocuklarını algılama biçimleri yetişkin yaşantımızın özsuyunu oluşturur. Ne var ki çoğu zaman ilgisiz veya ihmalkar ebeveynlerin çocukları kendilerini hak ettikleri gibi sarıp sarmalamayan anne babalarının kurbanı olmayı seçer. Ancak aksini görmek de pek mümkündür.

Psikolojideki "kendini gerçekleştirme" kavramı, genellikle bu süreci destekleyen ve yollarını açan bir ebeveyn tutumuyla filizlenir. Ancak burada hayati bir nüans vardır: Ebeveynin olumlu ya da olumsuz bakış açısı çocuğun gelecek rotasında ne kadar belirleyici olursa olsun, gerçek anlamda bir yaşam biçimine dönüşen "kendini gerçekleştirme", kişinin ancak kendi yolunu çizebilecek özerkliği eline alabildiği ölçüde mümkündür.

Hal böyleyken; zihnin okudukça ve çalıştıkça genişleyen sınırlarını aşması, insana bahşedilen yaşamı nasıl göğüsleyeceği ve onu neye dönüştüreceğiyle ilgili müthiş yollar sunar. Ancak bu potansiyele rağmen, kendi acılarına tutunarak böylesine kederli bir yaşamı hak ettiğini zannedenler, aslında yaşarken ölmüş olmuyorlar mı?

Bakan Uraloğlu’nun Afyon programı belli oldu
Bakan Uraloğlu’nun Afyon programı belli oldu
İçeriği Görüntüle

​"Başıma bu da mı gelecekti, kahretsin!" ya da "Bu arabesk yaşamı biz seçmedik," diyen bir anlayış; acılarına tutunarak aslında pasif bir direnç sergiler. Bu bakış açısı, kişiyi kendi hayatının öznesi olmaktan çıkarıp, kaderin rüzgarında savrulan bir nesneye dönüştürür. Acıyı bir kimlik haline getirmek, kişiyi değişimin getireceği o zorlu ama özgürleştirici sorumluluktan alıkoyar. Nihayetinde, insan kendi acısının parmaklıkları arkasında beklemeyi "yaşamak" sanırken, asıl trajedi dışarıdaki dünyanın acımasızlığı değil, kendi içindeki gücü reddetmesidir.