Sevdiklerimizi, hiç sıra gelmeyecek sandığımız bir hızla, sonsuzluğa uğurluyoruz. Üstelik dallar hâlâ yeşilken. Mevsim gelmemişken.

Hayat hâlâ devam ediyormuş gibi yaparken. Hele bir de hazırlıksız yakalandığımızda adeta sudan çıkmış balığa dönüyoruz. Nefes var ama hava yok. Kalabalık var ama tutunacak bir el yok. Ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Çünkü insan kaybetmekten öte, ani kopuşlara yabancı.

Bazen bir cümleyle. Bazen bir haberle. Bazen de tarifsiz bir sessizlikle, ölüm kapıyı çalmıyor. İzin istemiyor. Doğrudan içeri giriyor.

İşte o an dünya küçülüyor. Mekân daralıyor. Zaman bükülüyor. Yarım kalanlara. Söylenememiş sözlere.

Ertelenmiş sarılmalara. Sonra konuşuruz diye oyaladığımız kalplere en çok dayanamıyoruz Dilimiz tutuluyor. Kalbimiz isyan ediyor.

Bu bir üzüntüden çok daha fazlası. Bu, içten içe yaralayan bir duygusal yıkım. Çünkü insan, acıya sonradan alışabiliyor belki ama önce hazır olmamaya yeniliyor.

Afyon’da ilk kez opera sahnesi kuruluyor!
Afyon’da ilk kez opera sahnesi kuruluyor!
İçeriği Görüntüle

Hayatla aramıza ağır bir perde düşüyor. O perde kapandığında da sadece ışık sönmüyor. İçimize, geceden daha koyu bir karanlık çöküyor.

Öyle bir karanlık ki ne Zamanla geçer! teselli ediyor, ne Güçlü ol! cümlesi tutunacak dal bırakıyor.

Gidenin ardından kalan o boşluk hep sessiz ve ağır. İnsanın içine çöküp, nefesini kısıp, geceleri büyüyen o yük, cevapsız soruların ağırlığı.

Birlikte susamadıklarımız, son kez bakamadıklarımız, sonra konuşuruz diye ertelediklerimiz. Zaman, hepsini alıyor ama hiçbirini geri getirmiyor. Hazırlıksız yakalanmak tam da bu. Vedaya değil, yokluğa yakalanmak.

Bize yıllarca hep güçlü olmamız gerektiği söylendi. Ama güçlü olmanın bedelini kimse anlatmadı. Ağlama! Sabret! Toparlan! dediler.

Ama kimse nasıl toparlanacağımızı sormadı. Kalbimizle mi? Hatıralarımızla mı?

Yarım kalmış cümlelerimizle mi?

Dayanmak sandığımız da aslında susmak.

İçimize atmak. Görünürde ayakta kalıp, içeriden çökmek. Oysa dayanmak, bazı sabahlar yataktan kalkamamak, bazı günler kalabalıkta bile kendimizi kimsesiz hissetmek. İyiyim! deyip

içimizden bambaşka bir hayatın yasını tutmak.

Dayanmak, dizlerimizin bağı çözülmüşken bile hayata sırtımızı dönmemek.

İyileşmekse, acıyı susturmamak, bilakis acıyla göz göze gelmek. Onu inkâr etmeyi bırakıp

Canım çok yanıyor! diyebilmek. Çünkü biz en çok kendimize yalan söylediğimizde en derin yerimizden kanıyoruz. İyileşmek, hatırlarken boğulmamak, nefesimizi yarıda bırakmamak. Gülünce suçluluk duymamak.

Yaşadığımız için kendimizi cezalandırmamak.

Gidenlerin ardından güçlü olmak zorunda da değiliz. Ama en azından dürüst olmak zorundayız. Acımıza, kırıldığımız yerlere, hayata devam edebilme cesaretimize. Çünkü bazı iyileşmeler sessiz olur. Kimse görmez. Kimse alkışlamaz. Ama biz biliriz. O gün, kalbimiz biraz daha rahatlamıştır.

Bazı acı kayıplar bizi eksiltmez. Bizi paramparça eder sonra da yeniden doğurur. Sevdiklerimizi toprağa versekte onları kalbimizin en derin yerine koyup, hayatı ertelemeyi bırakmak zorundayız. Yaşamaktan vazgeçmeden yaşamaya cesaret etmeliyiz. Ancak böyle iyileşebiliriz.