Lacan'ın "Ayna Evresi" adını verdiği kuramsal analize göre benlik; bebeğin dış dünyayı algılamaya başlaması 'kendi' ile 'öteki' arasındaki ayrımı fark etmesiyle inşa edilir. Bu süreçte 'öteki', (bakım veren) bebeğe kendi varlığını yansıtan bir ayna işlevi görür.

Sahi ben anne memesi değildir, anne bedeni değildir, annenin uzantısı değildir, anneden ayrı özerk bir oluşumdur. Peki bunu nasıl anlarız, ten tene, göz göze temasla. Bebeğin içsel algısına göre; "güzel bakan, şefkatli dokunan güzel bir ben görmüştür; öfkeyle, nefretle, donuk ve kayıtsız bakan, dokunan veya dokunmayan kötü bir ben görmüştür bende."

Bakım veren aslında iki bakış ve dokunuşta da kendini görmüştür ancak; bebekken ayırt edilemeyen bu karmaşık yüz ifadeleri içselleştirerek benliği oluşturur. Eğer bakım verenin bakışındaki bu yansılamalar çocuğun gerçek ihtiyacıyla örtüşmezse, birey hayatı boyunca başkalarının gözünde kaybettiği o 'öz' parçayı aramaya devam eder.

Benlik yapılanmalarındaki bozukluklar (egonun id ve süper ego arasındaki tahteravalli etkisini kaybetmesi) annenin bebeğe yansıttığı aynadaki çatlaklığın bebeğe yansımasıdır. Tek gerçek vardır, ayna bozuksa bebeği benliği de bozuktur. Sonuç olarak benlik, saf bir kaynaktan değil, bakımverenin arzuları, korkuları ve kendi geçmişinden gelen gölgelerin bebeğin zihninde bıraktığı izlerle şekillenir.

Bakan Yardımcısı Yiğitbaşı’dan taziye mesajı!
Bakan Yardımcısı Yiğitbaşı’dan taziye mesajı!
İçeriği Görüntüle

Annenin kırık aynasından bebeğe düşen yansısı bebeğin içsel bütünlüğünü bozar; öyle ki bir yanda ilk öğrendiği kusurluluk şeması öte yanda içten içe hissettiği öz değer algısı nedeniyle ikircikli bir kişiliğe evrilir.

Bu karmaşık içselleştirme süreci, yetişkinlikteki öz-değer algısının da temelini atar; çünkü kişi kendine, vaktiyle bakımverenin ona baktığı o ilk ve belirleyici gözle bakmayı öğrenmiştir. Böylesine içsel bir çatışma yaşayan insanlara etrafımızda rastlamak pek mümkündür. Çevresiyle ve kendiyle kavgalı, kontrolsüz öfke krizleri olan, farklı kimliklere bürünen, dışarıdan değer görmek uğruna dine sarılan pek çoklarını ilgilendiren bu meseleye içeriden bakmak gerekir.

Bu yetişkinler hiçbir kılıfa uyduramadığı, sığdıramadığı benliğini bitmeyen içsel bir muhasebe ile zedelerler. Bilinçdışında geçen bu hararetli kavgayı ancak terapistle kurulan gerçek bir ilişki sonlandırabilir. Terapist danışanın ruhsal gerçekliğini güvenle kabul eder. Bu kabulleniş daha bir yaşındayken eksik bırakılmış o cümleyi tamamlar.

"Sevmek koşulsuzluktur, sevmek karşılıksızdır, sevmek koşulsuzca karşılıksız güven duymaktır. Öyle ya sevilen herkes kırmızı bir güldür."