Her zorlu yaşantının herkes için travmatik bir etki yaratmayacağı gerçeğini göz önünde tutarak; toplumsal düzeyde sürekli (yangın, sel, deprem, ekonomik krizler, sosyo-kültürel yıkımlar gibi) krizlere maruz kalmak zihnin aşırı yüklenmesini önlemek adına bir tür kolektif duyarsızlaşmayı (disasiasyonları) beraberinde getirir.
Birey, dış dünyadaki kontrol edilemez ve tehditkar olaylar karşısında çaresizlik hissettiğinde, psişik enerjisini ve kontrol arayışını içe -özellikle de en somut ve sınırları belirli olan nesneye, yani kendi bedenine-yöneltir. Tehdit karşısında zihin ile bedenin hayatta kalmak için gösterdiği bu kontrolsüz tepki travma karşısında kaybedilen 'güvenli alanın' yeniden sağlanması için gösterilen otomatik bir tepkidir.
İçgüdüsel bir tepki olan bu bedene yabancılaşma hissi; bilim insanları tarafından, bir kaplanın pençesindeki antilobun sergilediği ölü taklidi (donma/tonik immobilite) tepkisine benzetilir. Birçok hayvanda da gözlemlediğimiz bu hayatta kalma mekanizması, esasen insanın bilinçdışı bir arzuyla yaşama tutunma çabasından başka bir şey değildir.
Zihin; kontrol edemediği travmanın kaynağını ve tehdit altında hissettiği toplumsal yapıyı bir parçalanma kaygısıyla deneyimlediğinde, sınırları en net çekilmiş evi olan bedeninden kopar. Bedenine karşı hissizleşerek kontrolü yeniden ele almaya çalışır. Yaşadığı bu dağılma halini yönetebilmek için de dışarıdan gelen devasa tehdidi, bedendeki tek bir uzva yönelterek sınırlamayı seçer. Zihnin beden üzerinde kurduğu bu manipülatif savunma; 'hiçbir şey hissetmemektense kendi yarattığı bir kusura odaklanmayı' ve dışarıdaki gerçek felaket yerine bedendeki bir ayrıntıya endişelenmeyi tercih etme halidir.
Toplumsal travmalarda tehditin kaynağı olan büyük manzarayı işte bu parçalanma kaygısıyla farkında olmadan göz ardı edenlerimiz için kendisindeki veya küçük sosyal çevresindeki bir hatadan kaynaklandığını zannediyor olmak zihnimizin benliğimizi korumak için ortaya attığı bir kalkan olabilir mi? Kitlesel yaşanan felaketler için gösterdiğimiz tepkisizlik bu anestezi halinden kaynaklanıyor olabilir mi?
Toplumsal ve tarihsel travmalarla, göçlerle, savaşlarla ve kayıplarla harmanlanmış Anadolu coğrafyası; sürekli teyakkuzda kalmanın yarattığı yorgunluk ve tükenmişlikle adeta derin bir uykuya çekilir. Bu içe çekilme, 'kolektif bir anestezinin' etkisi altında kalma halidir.
İşte bu kolektif anesteziden uyanışın ifadesi olarak karşımıza çıkan, kökleri Dede Korkut Hikâyeleri'ne dayanan ve Türk kültüründeki derin bir sosyolojik tespiti barındıran şu sözü hatırlatmak isterim: "Oğuz'un uykusu derindir, bıçak kemiğe dayanmadan uyanmaz."
Ninelerimizin ninnilerinde yeniden vücut bulan, masallarıyla büyüdüğümüz o anlatılar bizi bin yıl öncesine dayanan köklü geçmişimize götürmüyor mu? Milletin hafızasına kazınan bu kadim felsefe, belki de bugün toplumsal yaralarımızı iyileştirmek için bize el uzatıyordur.




