Kordon bağıyla anneye tutunan yaşamı onun gövdesi içindeki varlığını anlamlı kılar. Doğumla birlikte fiziksel bağ kesilse de bu birliktelik, yaşamın devamlılığı için simbiyotik bir biçimde sürer. Anne ile bebek arasında görünmez duygularla örülen bu ağ, ömür boyu sürecek kendilik algısının da kaynağını oluşturur. Anne memesiyle devam eden bağlılık; sadece sütün doyuruculuğunda değil, sevginin bu yolla akıp gitmesinde gizlidir.
Babanın varlığı bebeğin sütten kesilmesiyle daha da anlam kazanır. Bebeğin anneye olan hayranlığı öteki tarafından yönetilmediğinde ruhani bir güç olan annelik yutan, boğan, yok sayan bir esarete dönüşür. Her şeyin üstünde kutsal diyerek yüceltilen bu makamın gördüğü itibar, varını yoğunu bir canlıya güya koşulsuz veren annenin hasta sevgisinden beslenir. Hal böyleyken, annenin kendi iç dünyasındaki onarılamamış boşlukları, kendisine bağımlı olan bebeğin varlığıyla doldurmaya çalışması; annelik patolojisinin yıkıcı bir sonucudur.
Anne karnında bebeği saran koruyucu zar, doğum sonrası anne ile bebek arasında kurulan güvenli bağ ile yetişkinliğe taşınır. İstendik bebekler; koşulsuz sevilip okşandıkları için sevginin doğal bir hak olduğu ve karşılıksız bir özveriyle sarmalandıkları bir iklimde büyürler. Bu temel güven duygusu, bireyin ileride kuracağı tüm ilişkilerin prototipi haline gelir; böylece bebeklikteki o koruyucu zar, yetişkinlikte sağlam bir 'kendilik zırhına' ve dünyayı güvenli bir yer olarak algılayan sağlıklı bir kimliğe dönüşür.
Buna karşın; tutarsız sevgiyle büyümüş, ihmal edilmiş, kısaca 'görülmemiş' çocuklar, bütünlüklü bir benlik algısı geliştiremedikleri gibi olgun bir yetişkin tavrı da sergileyemezler. Yaşamın devamlılığı için elzem olan 'güvende olma' hissi içsel bir referansa dönüşmediğinde, birey dış dünyada bitmek bilmeyen bir arayışla 'yeni ebeveynler' aramaya koyulur. Bu arayış, genellikle en yakın duygusal ilişkide yeniden filizlenir. Çoğunlukla eş konumundaki kişi, farkında olmaksızın ebeveyn tahtına oturtulur ve ilişkinin asli öznesi olmaktan çıkıp bir 'örtük ebeveyne' dönüşür.
Evlilikteki taht kavgaları bu düzensizlikten beslenerek büyür; taa ki bir terapi koltuğunda terapistin eşlikçiliği ile içerideki çocuğu büyütecek yeni ilişkiler geliştirene dek.
Terapistin sahiciliği, hipnotik bir etkiyle danışanın kendisine tutunmasını sağlar. Bu güvenli zemin üzerinde danışan, yeni içsel diyaloglar geliştirerek 'iyileştiren bir iç ses' edinir. "Kimse söylemese de o söyler bana güvende olduğumu; kimse duymasa da o duyar kendimden bile gizlediklerimi. Kimse bilmese de o bilir saf bir sevgiye olan mecburiyetimi." Böylece o ilk çocuklukta yırtılan zar, terapistin aynalığında yeniden dokunur.




