Emperyalizm kan üzerine kurulan vahşi ve kirli bir düzendir!
Emperyalizm kan üzerine kurulan vahşi ve kirli bir düzendir!
İçeriği Görüntüle

Afyonkarahisar Atatürk Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Psikolojik Danışman ve Uzman Aile Danışmanı Sevda Doğan Medya03’de ‘Sözün Özü’ programında Rasime Fedakar’ın konuğu oldu.

İNSANIN KENDİNE SORDUĞU EN DERİN SORU “BEN KİMİM?” SORUSUDUR

İnanç sistemlerinin ruh sağlığı üzerindeki etkileri konusunda değerlendirmelerde bulunan Psikolojik Danışman Sevda Doğan şunları söyledi: “Her canlı belli bir biyolojiyle doğar. İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz. Bir yaratıcı inancı, evrenin ve yaşamın tesadüfi olmadığı, bir plan dahilinde ilerlediği konusunda inançlı ise kendi kendini telkin eder. Psikoloji ve felsefenin konusu olan insan canlısının kendine sorduğu en derin soru: “Ben kimim?” sorusudur. Ben nereden geldim? Neden bu dünyaya geldim? sorularıdır. Kendi içimizde merak ettiğimiz bu sorunun cevabını inanç sistemleri açıklıyor ve bu perspektikten bakıldığında bir inanç sistemine bağlı olmak, bir irade tarafından belirli bir potansiyeli gerçekleştirilmek üzere dünyaya davet edilmiş olduğumuz düşüncesi, insan zihninin yaratılışı ile uyumlu.”

İNSAN DERİN BİR VAROLUŞSAL KAYGIYLA DÜNYAYA GELİR

İnanç ve ölüm arasındaki psikolojik denge hakkında bilgiler veren Psikolojik Danışman Sevda Doğan şunları söyledi: “Ölüm yaşamın sorumluluğunu ifade eder ancak bir inanç sistemine bağlı olmak ölümün sorumluluğu konusunda hissettiğimiz kaygıyı azaltır. Çünkü; insan, derin bir varoluşsal kaygıyla dünyaya gelir. İnsanın zihinsel ve ruhsal yapılanması gereği geleceği düşündüğünde karanlık bir boşluk görmesi, hayatta kalma içgüdüsüne tamamen aykırıdır. Taban tabana zıttır.

İnanç sistemleri ölümün bir mutlak son olmadığını, yaşamın bir form değiştirme biçimi olduğunu bize gösterir. Hiç birimiz ne zaman doğacağımızı, öleceğimizi bilemeyiz. Bunun bir yaşı, formu yoktur. Hastalıklar bahanesi olur. Kutsal metinlerde bahsedildiği üzere belli bir günde ve anda doğar ve belli bir günde ve anda ölür. Böyle olmuş olması insanda zihinsel anlamda ölümün korkusunu azaltır. Bir irade dahilinde dünyaya gelmiş olmak! Ondan geldik, O’na döneceğiz felsefesiyle bunun kontrolünün bir yaratıcı tarafından sağlanması, kişinin faniliği üzerindeki o derin düşünceyi azaltır. Ölüm korkusunu hafifleten bir diğer şey de haksızlıkların öldükten sonra hesabının sorulacağı olmasıdır. Bu da hesap günü inancı. Bir kişinin dünyada maruz kaldığı adaletsizliğin hesabını telafi edeceğine inanması umut beslemesini sağlar. İnancın en büyük tesellisi ruhun bedenden ayrıldıktan sonra da devam edeceğini fikridir ve farklı dinlerde de bu inanç bu şekilde süregelmiştir. Örneğin İslamiyet'te mekan değişikliği olarak adledilirken, Hristiyanlıkta ebedi istirahat diye anılır. Doğu dinlerinde ise yeniden bedenler ve reenkarnasyon dediğimiz bir inanç karşımıza çıkar.”

DENGEYİ KURMAK, NEFSİ İYİLİK VE KÖTÜLÜK YÖNÜYLE DİZGİNLEMEKTEN GEÇER

İslam alimlerinin inanç sisteminde ruhsal dengeyi sağlamak için neler önerdiğiyle ilgili de bilgiler veren Psikolojik Danışman Sevda Doğan sözlerini şöyle sürdürdü: “İslam alimleri bilinçsel mekanizmayı 3 boyutlu olarak açıklamışlar. Kötülüğü emreden nefis (Dengeleyici merkez ego olarak bahsettiğimiz), Kınayan nefis (süper ego) olarak bahsetmişler. İmam Gazali bu ruhsal dengeyi şu meşhur metaforla anlatır: Eğer avcı (akıl) atı ve köpeği kontrol altında tutabilirse, dengeyi kurabilirse ruh huzura erer der. Eğer at veya köpek avcıyı yönetmeye çalışırsa koas çıkar der. Burada at ve köpekten kasıt! At, o kişiliğin-benliğin yaşam enerjisi, Eros dediğimiz kısmıdır. İmam Gazali göre de bu dengeyi kurmak nefsi iyilik ve kötülük yönüyle dizginlemekten geçer.”

İNANÇLI BİRİNE GÖRE İNSAN ASLA YALNIZ DEĞİLDİR

Tek başınalığın sağlıklı insanın kendiyle irtibat kurduğu bir an olduğunu, inançlı insanların da asla yalnız olmadığını sözlerine ekleyen Psikolojik Danışman Sevda Doğan şunları söyledi: “İnancın esası tanrı ile kul arasında kurulan içsel bir diyalog ile mümkündür. Bu benimsenen ruhani, çok katmanlı bir sistem dahilinde olur. İnanç bir ağaçsa ritüelleri de onun yaprakları ve dallarıdır. Tanrı ile kul arasında kurulan bu içsel diyalog ne kadar derinse ağacın kökleri o kadar derine iner. O ağaç zemine, toprağa o kadar sağlam tutunur. Tanrı ile kul arasında kurulan diyalog ne kadar cılız ve zayıfsa! Herhangi bir rüzgarda hemen yıkılabilir ağaç. Bunun gibi insanın kendiyle kurduğu içsel diyalog, tanrıyla kurduğu ona algıladığı biçimine göre şekillenir. Modern psikolojide ise yalnızlık ve tek başınalık farklı kavramlar olarak karşımıza çıkar. Az önce bahsettiğimiz içsel diyalog kişiyi yıkıcı bir yalnızlıktan çıkarıp yapıcı bir tek başılığa iter. Tek başınalık sağlıklı insanın kendiyle irtibat kurduğu bir andır. Bir mahrumiyet değildir asla. Bilinçli bir seçimdir yalnızlık. Hatta olgunlaşmanın en önemli şartıdır. İnançlı birine göre insan asla yalnız değildir. Çünkü ne söylenir: O bize şah damarımızdan daha yakındır diye söylenir.”

İNSANLAR KENDİ ÇIKARLARI İÇİN DİNİMİZE ZARAR VEREBİLİYOR

Bazı insanların dini bir araç olarak kullandığını ifade eden Psikolojik Danışman Sevda Doğan sözlerini şöyle sürdürdü: “Modern insanın sosyolojik ve psikolojik yapısına bakıldığında şekilsellik maalesef çağımızın hastalığı. Dünyada her şey görünürlük üzerine bir performans üzerine kurulu. İnsanlar belirli ritüelleri toplum içinde sergilemek, dindar bir kimliğe sahip olduğunu ilan etmek istiyor. Bu kişiye sosyal statü ve güven kazandırıyor. Ancak; bakıldığında bizim inancımızla pek örtüşmüyor. Çünkü; inancın sadece bir form, biçim üzerinden yaşanması psikolojik olarak sembolik ve içselleştirilmiş eylemler arasında derin bir uçurum olduğunu gösteriyor.

İnsanlar bir şeyi göstermelik yapıyorlarsa! İçten istemiyor arzu etmiyorsa bu statü kazanmak, zenginlik-makam mevki içinse! Görüyoruz ki kişinin kendi içsel bütünlüğünde bir takım sorunlar yaşanıyor. Burada psikolog Gordon Allport dindarlığı dışsal ve içsel dindarlık olarak ikiye ayırmış. Dışsal göstermelik olan dindarlıkta kişi inancı bir araç olarak kullanıyor. Statü kazanmak, toplumda kabul görmek ve suçluluk duygusundan kaçınmak için. Bunun etkisini azaltmak adına böyle bir şeye niyet ediyor. Bu durumda ibadet ruhsal bir dönüşüm yaratmıyor sadece sosyal bir maske görevini görüyor. O dindar olduğu için O’na inanılıyor, güveniyor. Öyle görüldüğü için. Halbuki islamiyet bunun tam aksini söyler. İbadetin gizlisi makbuldür der.

Günümüzde de bu şekilde bir maske olarak kullanılıyor. İnsanlar kendi çıkarları doğrultusunda dinimize bu yönde zarar verebiliyorlar. Pek çok şekilde de bunu görmek mümkün. İbadetler tanrı ile kul arasında kalmalı. Saf duygulara erişmek için gerçek bir niyetle dua edilip kabul edileceği inancı taşıyarak bir ibadet söz konusu. Ve sabra, dürüstlüğe, şevkate insanları yönlendirmek.”

KALBİN KIRICI İSE YAPTIĞIN İBADET ŞEKİLDEN İBARETTİR

Türk tarihinden örnek şahsiyetleriyle ilgili bilgiler veren Psikolojik Danışman Sevda Doğan şunları söyledi. “Türk tarihinin en zarif örneklerinden birisi olan Yunus’u öneririz. Yunus Emre’nin bilgeliğinden bahsedebiliriz. Yunus samimiyetsiz yapılan ibadetin ruhu iyileştiremeyeceğini şu sözleri söylemiştir: “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil. Yetmiş iki millet dahi Elin yüzün yumaz değil!” Burada bize şunu söylüyor: Eğer kalbin kırıcı ise yaptığın ibadet şekilden ibarettir. Ruh sağlığını korumak için, incitmemek, incinmemek gerekir.”

BİZİM DİNİMİZ EN MAKUL VE EN TABİİ DİNDİR

“Atatürk’ten örnek vermek isterim.” diyen Psikolojik Danışman Sevda Doğan sözlerinin devamında şunları söyledi: “Atatürk’ün Kur'an-ı kerim üzerinde incelemeler yaptığına dair somut veriler var. Belli bir tabu olarak değil, bir bilgi alanı olarak görmüştür. Onun kütüphanesinde bulunan Fransızca ve Türkçe meallerin kenarlarına kendi el yazısıyla düştüğü notlar mevcut. Burada özellikle ayetlerin tarihsel bağlamı ve toplumsal hayata etkileri üzerine notlar aldığı görülüyor ve bir konuşmasında şöyle söylüyor dinimizle ilgili: “Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olması akla, fenne ve bilime de ve mantığa da uyması anlamına gelir, bizim dinimizde böyledir.” der.

Zaten Diyanet İşleri Başkanlığını kurarak dinin ehil ellerde, hurafelerden uzak öğretilmesi gerek. İlimli, bilgili din adamlarına emanet edilmesi gerektiğini söylemiştir. Laiklikle inancı vicdanlara emanet etmiştir. Böylece samimi ibadetin de önünü açmıştır. Dinin kabuk kısmındaki toplumsal frangaları ve yanlış yorumlamaları temizlemeye çalışmış, öz kısmındaki ahlaki, ilimi, aklı, samimiyeti modern Türkiye temeline yerleştirerek Cumhuriyeti kurmuştur.” ifadelerini kullandı.

Programın tamamını aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

https://youtu.be/c9DqKVqx430