Çok partili siyasete geçildikten sonra gerçekleşen iktidar değişikliğinde DP’nin en bilinen seçim afişinde “Yeter Söz Milletindir” yazması tesadüfi değildir. Siyasetin ve siyasetçinin en temel fonksiyonuna vurgu yapar.
Cumhuriyet’i kuran kadroların ağırlıklı olarak asker-sivil bürokratlardan oluşması, Osmanlı’da olduğu gibi Cumhuriyet’te de bürokrasiyi ayrıcalıklı ve halkın hamisi (!) konumuna getirdi. Cumhuriyet kurulduktan kısa süre sonra 1929 dünya ekonomi buhranı ve akabinde yaşanan İkinci Dünya Savaşı bürokrasinin bu gücünü pekiştirdi.
Osmanlı’da olduğu gibi erken Cumhuriyet döneminde de bürokratik elit kendini modernleşmenin sorumlusu olarak görüyordu. Bu süreci gerçekleştirirken halka sormak yerine kendisinin belirlediği kalıba halkın girmesini istiyordu. Çünkü halk “Kul’dan (!), Vatandaşa” yeni geçmişti. Henüz çocukluk zamanında olduğu için gerçekte neye ihtiyacı olduğuna ‘hamisi’ karar vermeliydi.
Bu üstenci, buyurgan tavır için halkı anlamaya gerek yoktu. Tam tersine anlatan olması gerekirdi. Anlatmalı ve muhatapları anlamalı ki modernleş(tir)me projesi başarılı olabilsin…
Tek parti döneminde siyasetçiler dahi bürokrat tavrındadır. Kasım Gülek ABD’den döndükten sonra Bilecik’ten 1939 seçimlerinde 34 yaşında milletvekili seçilir. Bölgeye gidip halkla temas kurması parti içerisinde rahatsızlık uyandırır. Eski köye yeni adet olarak görülür. Kibarca ikaz edilir.[1] Milletvekilleri de atandıkları için seçmenle temas kurmaları gereksizdir.
Burada şunu belirtmek gerekir ki, özellikle 12 Eylül sonrası gelişen siyasi iklim benzeri atanma/seçilme çelişkisini yaşatıyor. SHP/CHP çizgisi genellikle ön seçim yapardı. Son on yıldır hiçbir siyasi parti tüm seçim çevrelerinde geçerli önseçim yapmıyor. Siyasal elitler adayları atıyor, seçmen onların içinden seçiyor. Dolayısıyla siyasetçide olması gereken refleksler zayıflıyor. Mesela toplumu anlamak ve onların sorunlarını siyasi dile çevirerek, siyasal alana taşımak gibi…
Çok partili siyasi hayat döneminde, demokrasinin askeri darbelerle kesintiye uğraması bürokratik oligarşinin hakimiyetini devam ettirdi. 1961 anayasasıyla hukuk sistemimize giren Anayasa Mahkemesi, bir başka darbe ile 12 Eylül’de varlığı sonlandırılan Senato ve hala kurumsal olarak devam eden Milli Güvenlik Kurulu bu devamın en güçlü enstrümanları olmuştur.
Son zamanlarda bazı siyasiler ve belediye başkanları aslında halka çok büyük hizmetler ürettiklerini ama bunları halka anlatamadıklarından şikayetçiler. Bu dil dahi anlamak ve anlatmak arasındaki farkı ortaya çıkarmaya yeterlidir. Anlatamıyoruz kelimesi aslında anlamıyor veya takdir etmiyorlar alt anlamını içerisinde barındırır.
Siyasetçinin refleksi memnuniyetsizliği ve eleştirileri anlamaya çalışma şeklinde olur. Halk ya o hizmete ihtiyaç duymuyordur ya da o ihtiyaç için üretilen hizmeti de aşan başka bir sorunu vardır. Siyasetçi bunu tespit etmeye çalışır. Halkın talep ve şikayetlerini siyasal alana taşıyarak çözüm arar.
Özellikle son on yıllarda siyasetin ve siyasetçinin alanı daralıyor. Bunun yerine ise bürokrasi ve bürokratın alanı genişliyor. Bu durum demokrasinin ruhuna uygun değildir.
Bürokrasi güçlü bir devlet aygıtının en önemli unsurlarındandır. Teknik bilgi ve becerisi çok önemlidir. Ancak siyaset kurumunun alması gereken kararları almaya başlarsa eski hastalığımız nüksediyor demektir. Halk güçsüz ve önemsiz hale gelirken “devletlü”lerse kıymeti kendinden menkul “efendi”ler haline gelir.
Weber’in tanımladığı, bürokrasinin “demir kafesi” inşa olur.[2]
[1] Bostancı, M. N. (2026). Türkiye Günlüğü Sayı:169. Sağ Yanımız. S.94-101
[2] Özgürlüklerin daraldığı, bireyselliğin azaldığı, rasyonelleşme adı altında katı kuralların hakim kılınmaya çalışıldığı durumu ifade eder.