Alkış bağımlılığı

Alkışı seven bir milletiz, bunu inkâr etmeye gerek yok.

Abone Ol

Gelin bir an için hayal kuralım.

Sahnedesiniz…

Şarkınızı söylemişsiniz…

Salon bir an sessizliğe bürünmüş.

Sonra birden…

Alkış tufanı.

İşte o an var ya…

Ne yorgunluk kalır, ne günün stresi, ne de kalbinizin biraz önce yerinden çıkacak gibi atması.

O an insanın içinde tarifsiz bir duygu kaplar.

Görülmek.

Takdir edilmek.

Hatırlanmak.

Alkışın verdiği mutluluk gerçekten büyüleyicidir.

Alkış bazen sanatçıyı büyütür…

Bazen de sanatçının egosunu.

İşte tam o noktada sahneye görünmeyen bir misafir çıkar.

Alkış bağımlılığı.

Alkış, sanatın en eski ödüllerinden biridir.

Ama aynı zamanda en eski tuzaklarından da.

Çünkü alkış bir süre sonra sadece mutluluk vermez.

İnsan onu beklemeye başlar.

Sonra ihtiyaç duymaya…

Sonra onsuz yapamamaya…

Bağımlılık tam burada başlar.

Bir sanatçı vardır;

Şarkısını söyler, alkış gelir, gülümser ve yoluna devam eder.

Bir sanatçı daha vardır…

Şarkıdan çok alkışı dinler.

Salondaki alkış biraz zayıfsa

Acaba yeterince beğenilmedim mi? diye içten içe bir huzursuzluk olur

Alkış bağımlılığı başladığında, sanat yavaş yavaş geri çekilir.

Bir süre sonra sahne ile sanat arasındaki denge değişir.

Sanat yapılmaz artık…

Alkış kazanılmaya çalışılır.

Sanat dünyasında bazen oldukça tanıdık sahneler görülür.

Şarkı bitmeden alkış bekleyen bakışlar…

Sahneye üç kez geri dönüşler…

Bir tane daha! diye başlayan mini konserler…

Alkış yükseldikçe ego da hafifçe kabarır.

Ama işin trajikomik tarafı, alkış ne kadar yükselirse yükselsin…

Asla yeterli değildir.

Belki de bir sanatçının kendine sorması gereken en dürüst soru, ben alkış için mi söylüyorum?

Yoksa söylemek zorunda olduğum için mi?

Çünkü alkış bir gün biter.

Işıklar söner.

Salon boşalır.

Ama içten yapılmış bir sanat…

Yıllar sonra bile bir insanın kalbine dokunabilir.